Hayat...

• 20/6/2009 - Aşk Dediğin Yoksulluktur!

Yoksunluktur aşk dediğin..!

Bir yanın eksik kalır geceler boyu, aldığın nefes yetişmez, sokak çocukları gibi dışarıda üşür yüreğin...

 

 

Kaybetmektir aşk! Egonu, gururunu, kimliğini bir hırsızın ellerine gönüllü bırakmaktır. İsteyerek bencillikten vazgeçmektir. Omuzlarındaki tüm yükü atarak, avare gülüşlere uyanmaktır düş sabahlarında. Hiç fark etmeden nelerden vazgeçtiğini, cebinde, avucunda ne varsa dağıtmaktır.

 

Aşk bir çeşit yoksulluktur. Mantığını kaybeder bedenin, kim ne derse gülümsersin. Hayattan kopmakla durmak arasında sendelediğinde ruhun, tam o anın içinde durur aşk dediğin.

 

Kazanma ihtimalinin az olduğu bir kumar oyunudur aşk. Elindeki karta bakmadan rest çekmektir yaşama. Tüm zenginliğini, düşük ihtimale rağmen, hayatın ortasına sürmektir.

 

Uğrunda bir ömür harcadığın özgürlüğünü hibe etmektir aşk dediğin. Başkasına ait küçücük bir kalbin içine sığmaya çalışmaktır. Köleliğe razı olmaktır. Gülümseyen bir çift dudağa, güzel bakan bir göze esir olabilmektir. Yani, aşk dediğin gönüllü hükümlülüktür. Olmayacak duaya amin demektir aşk. İmkansızı başaracağına dair şiddetli inançlara tutulmaktır. Kaç merdiveni üst üste koyarsan, mehtabı sevdiğinin kollarına çekebileceğini hesaplamaktır mesela. Ortak bir yıldız seçip, bulutlu gecelerde seni düşünmediğini sanarak ağlamaktır. Muhteşem şiirler yazdığına inanarak, tüm sevdiklerini esir etmektir, yüreğinden başka yere bağlanamamış kelimelere.

 

Uykusuzluktur aşk dediğin! Yalnızken onu düşünmekten kapanmayan gözler, sabah ezanlarını duyarak sızar en sonunda. Sayısız geç kalışların açıklanamaz sebebidir. Birlikte olduğunda onu seyrederek bitirmektir geceyi ve çok uzun uyuyuşun içinden kalkmış gibi dimdik başlamaktır yeni güne.

 

Sürekli dalgınlık halidir aşk. Kafanı yaslayarak hayallere daldığın otobüs camlarında izler bırakmaktır, ineceğin durağı kaçırarak. Yanından geçeni görmeden sokaklar boyu yürümektir. Kafanda duran gözlüğü, konuşurken elinde tuttuğun telefonu aramaktır. Zamanla kavga etmektir aşk. Yelkovanla akrebe küfür etmektir geçmek bilmez bekleyişlerde. Planlarını uyduramamaktır, hayat sürprizler yaparak değiştiğinde.

 

Kendinden vazgeçmektir aşk dediğin. Yemeğin en güzel yerini ayırmaktır sevdiğin için. Onun yerine düşünmektir, onsuz kaldığın anlarda bile. Birini kendinden çok sevmektir, henüz kendini sevmeyi bile beceremediğin yaşam tünelinde. Hastalandığında bir sandalye üzerinde beklemektir sabaha kadar. Her acısını kalbinde misliyle hissetmektir.

 

Aşk dediğin yoksulluktur. Bedenini, ruhunu, kalbini emanet ederek başkasına; düşler bahçesinin çiçekleri ile avunmaktır. Kendin olmaktır aslında,özüne dönmektir.

 

Vazgeçmektir hırslardan, cezalardan, çekişmelerden. Sadece güzel olana dayandırıp yaşamı, her mevsimin tadını çıkarmaktır....

En değerlisi ;  aşk, bir kalbe sevmeyi öğretmektir......

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 20/6/2009 - Can Yücel'den

Öyle sabah uyanır uyanmaz yataktan fırlama
Yarım saat erkene kurulsun saatin.
Kedi gibi gerin, ohh ne güzel yine uyandım diye sevin..
Pencerini aç, yağmur da olsa, fırtına da olsa nefes al derin derin...
 
 
Yüzüne su çarpma, adamakıllı yıka yüzünü serin serin...
Geceden hazır olsun, yarın ne giyeceğin.
Ona harcayacağın vakitte bir dilim ekmek kızart,
Çek kızarmış ekmek kokusunu içine,
Bak güzelim kahvaltının keyfine.
Ayakkabıların boyalı olsun, kokun mis,
Önce sana güzel gelsin aynadaki siluetin..
Çık evinden neşeyle, karşına ilk çıkana gülümse, aydınlık bir gün dile.
 
 
 
Sonra koş git işine, dünden, önceki günden,
Hatta daha da eskiden yarım ne kadar işin varsa hepsini tamamla,
Ohhh şöyle bir hafifle
Bir güzel kahve ısmarla kendine,
Seni mutlu eden sesi duymak için "alo "de
Hiç işin olmasada öğle üzeri dışarı çık
Yağm ur varsa ıslan, güneş varsa ısın,
Hatta üşü hava soğuksa...
 
 
Yürü, yürürken sağa sola bak, öylesine değil, görerek bak
Çiçek görürsen kokla ,köpek görürsen okşa ,
çocuk görürsen yanağından makas al.
Sonra, şöyle bir düşün, kimler sana yol açtı,
Sen çok dar da iken kimler seni ferahlattı,
Hani kapını kimsenin çalmadığı günlerde
Kimler kapını tıklattı?
 
 
 
Ne kadar uzun zamandır aramadın onları değil mi?
Hadi hemen uğrayabilirsen uğra, arayabilirsen ara
Hatırlarını sor, öyle laf olsun diye değil, kucaklar gibi sor..
Bu sadece onların değil, senin de yüreğini ısıtacak,
yüzünde güller açtıracak.
 
Günün güzeldi değil mi? Akşamın da güzel olsun..
Yemeğin ne olursa olsun, masanda illaki kumaş örtü olsun..
Saklama tabakları, bardakları misafire
Sizden ala misafir mi var bu dünyada
Ailecek kurulun sofraya, öyle acele acele değil,
vazife yapar gibi hiç değil,
Şöyle keyife keyif katar gibi, lezzete lezzet katar gibi,
eksik bıraktıklarını tamamlar gibi tadına var akşamının..
Gece evinde, dostların olsun
Sohbetin yemeğin, kahkahan  olsun..
Arkadaşım,
Hayat bu... Daha ne olsun?
Ama en önce ve illa ki sağlık olsun!
 
 
 
Can Yücel

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 20/6/2009 - Şimdi Susma Vaktidir!

İnsan yaşamında ne fırtınalardan geçiyor. Kaç denizde boğuşup azgın sularla, derede boğulmak olur mu? Oluyormuş! Bu kadar komik sebeplerden mi kavga ettik yani? Hiç mi hatırı yoktu sevdanın? Sen zaten gitmek istiyormuşsun, an yakalamamışsın meğer ayrılacağa davetiye olacak.

Yıllar geçti, içinde sevgi olmayan bir tek gün vermedim aşkımıza. İlk günden daha fazla sevmeyi öğrettim kalbime. Zamanla azalır aşkın diyenlere inat sevdim. Bir çocuğu büyütür gibi eğittim, korudum, sakındım sevgimizi.

Sıkıldın herhalde, öyle mi? Yoksa mantıklı bir cevabı yok bu anlamsız tartışmaların. Daha dürüst olmalıydı, daha yürekli bir gidiş yakışırdı bu ilişkiye. O zaman değerlenirdin gözümde. Başka birini sevip mesela, dimdik durabilseydin karşımda, hiç olmazsa başka birine olan sevgine sahip çıkabilseydin, bir kahraman edasında gidebilseydin yanımdan, bak o zaman daha kıymetli ve daha aşık kalacaktın gözümde!

Aklıma geliyor, üzülüyorum. Yok canım, gitmen değil ki derdim; gitme şekline üzülüyorum. O zaman senden daha adammışım gibi geliyor, kadın duruşuma, erkek yüreği ekliyorum. Bundan sonra gelecek olana, bonus olarak bu yüreği vermeyi düşünüyorum. Kim hak edecekse?

“İnsan birine tutkun olmalıdır” der Goethe! Bence insan en az bir şey olmalıdır. İyi bir dost, iyi bir eş, iyi bir baba, iyi evlat, mesleğinde iyi, iyi bir ağabey; bunlardan hiç olmazsa birinde başarılı olmalıdır. Hangi sıfatı kendine yakın buldun, söylesene? Gerçi sana kalsa, hepsinde bir numarasındır ama kazın ayağı öyle değil!

Ben yanıldım! Yanılmak yanlış oldu galiba, düzeltiyorum, kandırıldım! Ne güzel bir resim çizmişsin. Mükemmele yakın bir adam! Olmayacağını bile bile inandım. İnanmak istemiş olabilirim, peki sende hiç vicdan yok muydu?

Yalnız bir kere için, soruma dürüst cevap verir misin? Dost olarak gelsem, sana senin gibi bir adamı anlatsam, bana ne derdin? O adam için neler söylerdin? Sakın bırakma, sevginin peşinden mi git derdin? Çok merak ediyorum, aynada gözlerine bakabiliyor musun? Değer verdiğin, sahip çıktığın hiçbir şey yok mu bu dünyada? En azından evlatların, onlar için bile biraz çabalamaya değmez miydi?

Aslında tebrik etmek lazım, ciddi söylüyorum, hem de madalya vererek ödüllendirmek gerek. Nasıl becerebilir bir insan evladı bu kadar düzenbazlığı? Bunca emek, zaman ve çabayı sevgine harcasaydın, seni başımda taşırdım. Taht yapar, üstünde oturturdum. Zekana söylenecek laf yok, çevrendeki herkesi bu kadar başarılı bir şekilde kandırabilmen takdire şayan. Peki, hiç mi üşümez yüreğin? Korkmaz mısın gün olurda hesabı sorulur diye?

Kime, neyi anlatıyorum ki? Bunlar senin bir kulağından girip ötekinden ışık hızıyla çıkar. En iyisi her şeyi yukarıya bırakmak. Ne yaşayacaksan bu hayat yolculuğunda, seni ona teslim ediyorum. Beddua etmiyorum, arkandan küfür de etmeyeceğim. Kızgınlığım zaten yok. Bu yazdıklarım sadece şaşkınlık. Gözlerime bakacak kadar yürekli olsaydın, hepsini yüzüne söylerdim. Seni yaşamın ellerine teslim ediyorum. Sevmek için seni seçmek benim tercihimdi, bedelini ödeyeceğim. Bundan sonra bana sadece susmak yakışır, susuyorum…..



Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 18/1/2009 - BİR MELEK ÖLÜRKEN

Sustu içimdeki

Yorgun yüzündeki
Düştü elindeki
Öldü
Bir melekti
 
Sen sen sen  giderken
Kalbim burada kalırken
Ellerim sessiz soğuk ve suskun öyle dururken
Yalnızlık gittiğin yoldan bana geri gelirken
Gözlerimden yaş yerine sessiz harfler damlarken
 
Sen sen sen  giderken
Ben ben ben kalırken
Ayak seslerinle bütün camlar pencereler inerken
Bir veda saçlarımdan tutup beni yerlerde sürüklerken
Yüzümde ne acı ne keder
Sana son kez bakarken
 
Sen sen sen giderken
Bir kalp burada kalırken
Bir şehri bir tekmeyle benim üstüme yıkarken
Bir dua dudaklarından düşüp paramparça olurken
Sen sen sen giderken
Ben ben ben kalırken
 
Sustu içimdeki
Yorgun yüzündeki
Düştü elindeki
Öldü
Bir melekti
 
Yağmur gecenin karanlığını gökten söküp atarken
Rüzgar vurup bulutlarına beyaz şimşekler çakarken
Uykusundan uyanmış çocuklar korkmuşlar ağlarlarken
İçlerinden biri neden tanrı çok mu üzgün ki derken
Göç yollarında kuşlar kaybolmuş ölürlerken 
Bir deniz kıyısında bir adam hala onu sayıklarken
Gökyüzüne açılmış eller birer birer kapanırken
Sen sen sen giderken
Bir meleği öldürürken !! 
 
 
Veda etmeden gidilmez çocuk
  Bu vedadan sayılmaz çocuk
  Bir melek ölürken
  Böyle sessiz durulmaz
  Çocuk




cem adrian
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 21/10/2008 - "şimdi" ye dair

Ve bitti gidiyorsun…

Gitmek deyince, beraber uyandığımız , uyanmak istemediğimiz sıcaklığının sabahlarının sonrasında sokaktan gidişin geliyor aklıma. Hani pencerede durup sokağı bitirişini bekleyip, gözden kaybolana kadar sana el salladığım sabahlarda olduğu gibi… Her seferinde kafanı yukarı kaldırıp orada olup olmadığımı kontrol edeceğini bildiğim ve bir gören olursa bile umurumda olmayacağı sabahlardaki gidişin gibi…

Ellerim seni arıyor oysa… Aynı stresli haftalarda birbirimizden habersiz aynı tırnaklarımızı yediğimiz ve el ele tutuşunca parmaklarımıza verdiğimiz zararı birbirimizden gizlemeye çalıştığımız ellerimiz. İlk elini tuttuğumda tereddütlerin en büyüğü ile ne yaptığımı bilmeden yürüyüşüm… Üstünden geçen zamana ne çok anlam yüklemişim…

“Böyle olması gerekiyor!” dediğinde telefonda, böyle olması gerekenin ayrılık olduğunu düşünmek bile istemeyişimin bir sebebi vardı. Geçirdiğimiz zamanların buna engel olacağını sanarak beklemiştim öylece. Böyle olması gereken , bitmesi gereken miydi diye kendime sorduğum ve cevabının bir dalga sesine eşit olduğu akşamın sessizliğiydi yanımdaki…

Zaman her şeyi halledecekti biliyorum... İnsan yaşadıkça daha emin oluyor bundan. Ne kadar gidişinin ardından tutunmaya çalışsam da ben bir gün gelecek ve vazgeçecektim, ümidim kırılacaktı… Zaman yaramı saracak, canım daha az acıyacak ve her şey bir zaman sonra eskisi gibi devam edecekti. Daha önce hiç yaşamamış olsaydım kapanan sayfalarını aşkın bugün bunu daha iyi bilmezdim. Belki uzun zaman sonra karşında oturacak ve bugün bana bu satırları yazdıran duygularıma tebessüm edecektim. Ama şimdi? Şimdi? Şimdi kurtulmaya çalışıyorum  her yanımı saran bu yokluğundan.

Hayat aşka dair değildi elbette ama hayata anlam katan anları, farklı tonlarda hayata renk katan anlamları, bambaşka farkları ile hayata tutunma sebebim olmuş ise biri ben onu ne kadar kolay bırakabilirdim. Gitmek istemesen gitmezdin. Gitmek istemeden giderim…

Ve şimdi tüm yaşananları ben tek başıma mı yaşamıştım.

Elele yürüdüğümüzü ve birbirimize sımsıkı sarıldığımızı , sabah uyanışlarımızı hatırlayarak tüm bunları ben tek başıma mı yaşamış olacaktım. O kadar zor ki kürekleri çekmek bu dalgada. Sen bizim için mücadeleye gerek bile görmedin belki, öylece seyirci kalmak neyi kurtarırdı dışardan izlerken her şeyi.

Aşkta gurursuz olmak istemezdim ama duygularım söz konusu olunca istemek yetmiyordu. İstediğim yanında olmaktı sadece. Ama yetmedi…Bazen öylece bakıp da konuşamadığımız ayrıldıktan sonra satırlara döktüğümüz duygularımızdı. Aynı şeyleri düşündüğümüz o anlar….Bazen öyle farklı uçlarda olurduk ki severdim bu farklılığı. Birbirimizi sürüklerdik orta n
oktaya. Aynı gözle baktığımız çok şeyde bilirdik içimizdekileri.

Çocuksu bir tatla gülüşüm şimdi gerçekten uzak kalmış kendime. Sen nerdesin? Aynı yerde mi?

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 25/5/2008 - öylesine...

umut bitmezmiş...ölene kadar...

 

Geldiğinde cehennem ateşine atmıştın ya hani..
Tekrar gideceksen karanlık bir gecede git ki!
Göz pınarlarımı rahatlıkla boşaltayım.
Gitmeyi nasıl başarabildiğine hala şaşırıyorum.

Bu kadar sevdiğine, bu kadar sevdiğime eminken bi anda beni boşluklarda esir etmen, beni sensizliğe mahkum etmene rağmen yine seni deliler gibi seviyorum. Beynim unut diye kemirirken kalbimi, her şeye inat seviyorum seni.

Hatırla beni ilk gördüğün günü. Yitirişlerine ağlamasındaydım zamanımın, verilen sözlerin bir kandırmaca olduğunu, neden akşam olunca farkettim!!! Üşüyor ellerim oysa "ölene dek" ve "ölüm bize ayırana dek"diye başlamıştık sözlerimize. Tepelerin ardında kaybolsa da her gün güneş, yürek hep gebedir umutlara!!!

Yalan sevgin sevdiğini söylediğin gibi. Yalan tüm doğru bildiklerim yalan, oysa yeni bir umuttu sana haykırışım sessiz bir çığlıktı içimde attığım.


Yeminlerim seni görünce tövbe etti yüreğim seni görünce tekrar tekrar sevdi bilmediği yalanı sende öğrendi oysa "ölene dek" ve "ölüm bizi ayırana dek" demiştik. Sensizlik var şimdi zaman mı sen mi yanılttın beni, ama gel gör ve inan ki ben değil "düş"tü senin kurduğun.


Sen değildin, bir düş’tü kırıldı...
Aşk değildi bir umuttu tükendi...
Sevda değil bir hayaldi geçti...
Cam değil bir kalpti kırıldı...

Sildi tüm doğrularımı yeniden; başladı yazmaya umutları tükenen kalemim. Unuttu tüm bildiklerini Kaybetti benliğini.

Ama "ben"liğindeki seni değil. Onu başaramadım başaramam ki.

Herşeyin yalan olabilir ve söylemiş olabilirsin hiç duymadığım yalanları...

Yalan olabilirsin,yalancı da, ama sen benim tek doğrumdun....

Yorum (4) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 21/5/2008 - annesinden kızına...

Parmaklarının ucuna gizlenmiş doğadaki en güzel çizgiler

Dilimden dizi dizi inciler gibi dökülüyor dizeler

Görüyorsun işte

Kirli çarşaflara dolanmış dünya

Diz boyu rezillik,sevgisizlik

Tertemiz bir yürek vermiş tanrım sana çiğ tanesi gibi

Bir gülün yaprağında..

Sen yine sana yakışanı yaşa...

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 16/2/2008 - kusursuz olmak...

Çin'de bir adam, her gün boynuna dayadığı kalın sopanın iki  ucuna astığı
testilerle dereden su taşırmış evine.. Bu testilerden
birinin yan kısmında çatlak varmış... Diğeri ise hiç kusursuz ve
çatlaksızmış; ve her seferinde bu kusursuz testi adamın doldurduğu suyun
tümünü taşır, ulaştırırmış eve..Ama her zaman boynunda taşıdığı testilerden
çatlak olanı eve yarım; diğeri dolu olarak varırmış iki  sene her gün bu
şekilde geçmiş. Adam her iki testiyi suyla doldururmuş ama evine vardığında
sadece 1,5 testi su kalırmış...Tabi ki kusursuz, çatlaksız testi vazifesini
mükemmel yaptığı için çok gururlanıyormuş. Fakat zavallı  çatlak olan
kusurlu testi, çok utanıyormuş. Doldurulan suyun sadece  yarısını eve
ulaştırabildiği için de çok üzülüyormuş. İki yılın  sonunda bir gün,
görevini yapamadığını düşünen çatlak  testi,ırmak kenarında adama şöyle
demiş:

"Kendimden utanıyorum. Şu yanımdaki çatlak nedeniyle, sular eve gidene kadar
akıp gidiyor.." Adam gülümseyerek dönmüş testiye; "Göremedin  mi? Yolun
senin tarafında olan kısmı çiçeklerle dolu.
Fakat kusursuz testinin tarafında hiç yok.Çünkü ben başından beri  senin
kusurunu, çatlaklığını biliyordum..Senin tarafına çiçek tohumları ektim.. Ve
hergün o yolda ben su taşırken,sen onları suladın.. 2 senedir o güzel
çiçekleri  toplayıp,masamı süslüyorum. Sen kusursuz olsaydın, o çatlağın
olmasaydı evime böyle güzellik ve zarafet veremeyecektim" diye cevap vermiş.

Aslında hepimiz birer çatlak testiyiz Her birimizin kendine has  kusurları
vardır. Fakat sahip olduğumuz bu kusurlar ve çatlaklardır hayatlarımızı
ilginç yapan,mükafatlandıran, renklendiren..

Etrafımızdaki her kişiyi,oldukları gibi kabullenin.. Onlardadaki  kusurları
değil, içlerindeki güzellikleri görün...


Can Dündar 

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 16/2/2008 - her seçiş bir vazgeçiştir...

Adamın biri bilge bir kral olmakla ün salmış kralın yanına

 

gider. Krala  şunu  sorar "Efendim söyleyin bana hayatta özgürlük var mıdır?"

 

Kral  "Elbette" der  "Kaç bacağın var senin?"

Adam soruya şaşırarak "İki efendim" der.

Kral  "Pekala, tek bacağının üstünde durabilir misin?"

 "Elbette" diye cevap verir adam.

Kral "O halde hangi bacağın üstünde duracağına karar ver".

 Adam biraz düşünür ve sol bacağı üstünde durmaya karar verir.

"Tamam" der kral  "Şimdi de öteki bacağını kaldır."

Adam şaşırır "Bu imkansız kralım" der.

"Gördün mü?" der kral " Özgürlük budur. Sadece ilk kararı almakta özgürsün. Ondan

sonrasında değil."

 

Tiziano Terzani'nin Atlıkarıncada Bir Tur Daha adlı kitabında okuduğum bu

 küçük öykü yıllardır tartışılan özgürlük kavramı üzerinde bir kez daha düşünmeme yol açtı. Hayat gerçekten böyleydi. İlk kararı alıyordun ve gerisi o ilk karara bağlı olarak gerçekleşiyordu. Hayat hata kabul etmiyordu.  ilk kararın doğruysa işler yolunda gidiyordu ama eğer yanlış bir karar aldıysan, herşey zincirleme yanlış gidiyordu.

 

Mesela mesleğini seçerken... Hasbelkader, iyi düşünmeden, yeteneklerinin farkında olmaksızın bir meslek seçtiğinde ömür boyu işini zorla yapmaya mahkum oluyordun. İşinin başındayken başka bir iş yapmayı özlüyordun. Ama biliyordun ki; özgürlüğünü kullanmış ilk kararı vermiştin ve yeniden başlama cesaretin yoktu.

 

 Bazı insanlar vardı hayatta...Onlar ise herşeyi ardlarında bırakıp yeniden başlayacak kadar cesurlardı. Ama sen onlardan biri olamıyordun. Bunca emek bunca çalışmayı sanki çöpmüş gibi bir çırpıda atıveremiyordun. Oysa göz ardı ettiğin bir şey vardı. Hayat çok kısaydı  ve

mutsuz olduğun işlerle zaman öldürmek aynı zamanda ruhunu öldürmekle eş anlamlıydı.

 

Evlilik konusunda da iyi karar vermek gerekiyordu. Yanlış bir karar aynı evde yaşayan iki düşman yaratabilirdi. Aşk zorunluluğa dönüşebilir ve hayatını cehenneme çevirebilirdi. İlk kararı alıyordun, bu konuda  özgürdün ama devamında senin kararına bağlı olmayan pek çok şey gerçekleşiyordu.

 

Hayat kararlardan ibaretti ve kararlar birer kibritti. Doğru yerde ateşlediğinde seni ısıtacak ateş, çorbanı kaynatacak ateş oluyordu,  yanlış yerde ateşlediğin vakit ise içinde bulunduğun evle birlikte seni de yakıyordu. Hayat öyle basite alınacak bir oyun değildi. Oyunun kurallarını bilmen ve ona göre oynaman gerekiyordu. Ama çoğu zaman oyunun kurallarını

bilmek yetmiyordu. Çok daha önemli olan başka bir şey vardı. Kendini bilmek...  Ne istediğini, neyin seni mutlu edeceğini ve kim olduğunu, neler yapabileceğini bilmek zorundaydın. Ancak o zaman doğru kararlar veriyor ve mutlu bir> hayata sahip oluyordun.

 

Ve kararlar birer kibritti... Ya kendini yakıyordun ya da ısıtıyordun...

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 16/2/2008 - bir öğrencinin öğrettikleri...

Kaliforniya'da Long Beach şehrindeki Eyalet Üniversitesi'nde öğretim
üyesi olarak ders verirken, aynı sömestrde benim iki dersimi alan bir
kız öğrencim dikkatimi çekmeye başlamıştı. Bu genç bayanın şu
özelliklerinin farkına varmıştım: Her şeyden önce çok güzel bir kızdı;
gözüm gayri ihtiyari ona gidiyordu. İkinci olarak çok iyi bir
öğrenciydi; bütün sınav ve ödevlerde en yüksek notu o alıyordu.
Ayrıca, çok hanımefendi, çok nezih bir kişiliği vardı. Bölümün bir
pikniğinde kız öğrencimin nişanlısıyla tanıştım ve itiraf edeyim, ilk
aklımdan geçen, 'Armudun iyisini ayılar yer' düşüncesi oldu. Yukarıda
özelliklerini saydığım o güzel kızın bana tanıştırdığı erkek, yirmi
yedi-yirmi sekiz yaşlarında, saçı biraz dökülmüş, şişman denecek kadar
toplu, çirkin, kısa boylu biriydi.

Bu kişiye parası için yüz vermiş olabi leceğini düşündüm. Daha sonra
öğrendim ki, bu genç adamın parasal gücü yok; başka bir üniversitenin
psikolojik danışmanlık bölümünde doktora öğrencisi olarak okula devam
ediyor ve ileride akademisyen olarak kariyer yapıp profesör olmak
istiyor.

Acaba benim güzel öğrencim bu adamda ne bulmuştu? Bir hafta sonra ders
çıkışı koridorda öğrencimin yanına yaklaştım ve Sally adıyla anacağım
öğrencimle aramızda şöyle bir konuşma geçti:

'Sally, nişanlınla nasıl tanıştığınızı merak ediyorum?

'Bir kilise faaliyetinde aynı komitede çalıştık; o zaman tanıdım kendisini '

'Nesi seni etkiledi; hangi özelliklerini sevdin?

Sally, bir Amerikalı olarak bu soruyu hiç beklemiyordu. Amerikan
kültüründe, bu tür sorular kişinin mahremiyetine tecavüz olarak kabul
edildiğinden pek sorulmaz. Amerikan kültürüne göre ben o anda
Sally'nin mahremiyetine 'burnumu sokuyordum.'

Şaşkınlığı geçince çok içten, gözlerinin içi güler ek, 'O şahane bir
insan; o benim kahramanım! Ben ondan çok şeyler öğrendim' dedi.

O anda ilk hissettiğim şey kıskançlık duygusu oldu. Güzel bir kadının
erkeğine, 'Sen benim kahramanımsın' duygusu içinde bakmasının erkeğe
verilmiş en büyük hediye olduğunu hissettim ve anladım. Bu hediyeyi,
hayatım boyunca hiç almadığımı biliyordum ve o kişiyi kıskandım.

'Nasıl yani?' dedim.

'Frank bir yetimhanede büyümüş. Yetim olmanın ne demek olduğunu
bildiği için, üniversite öğrencisi olunca, yetimhaneden iki çocuğa
ağabeylik yapma kararı almış. Haftada on saatini onlara ayırıyor;
onlarla buluşup oynuyor, kitap okuyor, onları müzeye götürüyor.
Onların iyi gelişmesi için elinden geleni yapıyor. Biri ameliyat oldu,
hastanede yatıyor ve Frank şimdi akşamları hastanede kalıyor, geceleri
ona bakıyor.'

Yüzüme tokat yemiş gibi oldum. Utandım. Kendime kızdım. Ben güya en
yüksek eğitim düzeyine gelmiş biriydim ve karşımdaki ni hala dış
görünüşe göre yargılıyor ve onu 'ayı' olarak görüyordum. İçimdeki
pislikten utandım. Bir süre sonra Sally'nin içinde yetiştiği aile
ortamını merak etmeye başladım. Şöyle bir mantık yürüttüm: o adama
baktığım zaman ben neden, 'Armudun iyisini ayılar yer' diye düşündüm?
Çünkü ben, içinde yetiştiğim ortamda sık sık bu benzetmeyi duyarak
büyümüştüm. İçinde yetiştiğim ortam beni nasıl etkilemişse, Sally'nin
içinde yetiştiği ortam da onu öyle etkilemiş olmalıydı.

Birkaç hafta sonra Sally'e, ailesinin nerede oturduğunu sordum. Los
Angeles'in üç yüz elli km kuzeyindeki bir kasabada oturuyorlarmış.
Onun ailesiyle tanışmak istediğimi, bunu mümkün olup olamayacağını
sordum. 'Kendilerine bir sorayım, eminim sizinle tanışmak
isteyeceklerdir,' dedi ve iki gün sonra, 'Ailemle konuştum; sizinle
tanışmaktan mutlu olacaklarını söylediler,' dedi. Dört-beş hafta sonra
San Francisco'ya gidecektim, Sally'nin ailesinin yaşadığ ı kasaba
yolumun üstündeydi, onlara uğrayabilir, onlarla tanıştıktan sonra
yoluma devam edebilirdim.

Bu planımı Sally'e söylediğimde Sally, 'O gün ben de aileme
gidecektim; isterseniz beraber gidebiliriz,' dedi. Ailesine haber
verdi. Onlar da sabah kahvaltısına gelmemizi söylemişler. Long
Beach'ten sabahın altısında yola çıktık ve dokuz buçuk civarında
Sally'nin ağabeyi Brian'ın evine vardık. Sally'nin babası George orada
buluşmamızı uygun görmüş. Çok güleryüzlü bir aileydi. Brian'ın, en
ufağı dört yaş civarında dört çocuğu vardı.

Ziyaret ettiğim bu güleryüzlü sıcak ailede, iki olay gerçekten
dikkatimi çekti. Bunlardan ilki, Sally'nin babası George'un
torunlarıyla konuşurken onların göz hizalarına inmesiydi. Bunu o kadar
doğal yapıyordu ki, artık farkına varılmadan yapılan bir davranış
olduğu belliydi. Sally'ye, babasının torunlarıyla hep böyle mi
konuştuğunu sordum. 'Evet' yanıtını alınca, kendisi çocukken de
babasının, onunla göz hizasına inerek mi konuştuğunu sordum. 'Evet,
biz böyle biliyoruz. Ağabeyim Brian da çocuklarıyla böyle konuşur; ben
de kendi çocuklarımla böyle konuşacağım. Biz böyle biliyoruz', dedi.
Tüylerim diken diken oldu. Ben üniversite öğretim üyesiydim ve insan
psikolojisi benim uzmanlık alanımdı ama üç çocuğumdan hiçbiriyle göz
hizasına inerek konuştuğumu hatırlamıyordum. Kendime kızdım; sonra
kendime kızmaktan da vazgeçtim, beni yetiştirenlere kızdım. Sonra
onlara kızmaktan da vazgeçtim ve bütün nesilleri yetiştiren kültür
ortamına kızdım. Daha sonra kimseye kızmayacağımı anlayarak, oradaki
öğrenme fırsatından yararlanmaya karar verdim. Torunlarının önünde diz
çökerek konuşan dede George'a 'Beyefendi, çocukların göz hizasına
inerek konuşuyorsunuz!' dedim. Bana biraz şaşkınlıkla gülümseyerek,
'Tabii, onlar küçük insanlar!' yanıtını verdi. Öyle bir bakışı vardı
ki, bu bakış sanki 'Bu kadar doğal bir şe y ki, herhalde bunu herkes
yapıyordur; sen yapmıyor musun?' diyordu.

O bakışa karşı bütün yaptığım, mahcup bir gülümseme oldu.

Bu güleryüzlü sıcak ailede dikkatimi çeken ikinci olay, Sally'nin
ağabeyi Brian'ın davranışı oldu. Brian, Pasifik ülkeleriyle ticaret
yapan, oldukça varlıklı biriydi. Evlerinin büyüklüğünden, yüzme
havuzundan, çiftliklerinden, arabalarının türünden ailenin zenginliği
belli oluyordu. Kahvaltıdan sonra saat on bir dolaylarında telefon
çaldı ve Brian bir süre telefonla konuştu. Ofisten arıyorlarmış,
Koreli bir işadamı Los Anegeles'ta imiş, kendisiyle görüşmek için
helikopterle saat 14'te gelmek istiyormuş. Başka bir randevusu
olduğunu söyleyerek bu teklifi reddetmiş olan Brian, bize durumu şöyle
açıkladı: 'Dört çocuğum var ve her hafta biriyle dört saat başbaşa
geçiririm. Bugün dört yaşındaki kızım Mary'le randevum var. Çocuklar
çok çabuk büyüyorlar, eğer dikkat etmezsen, bir bakıyorsun, bü yümüşler
ve onlarla beraber zaman geçirme olanağı kaybolmuş.

Brian'ın yaşam vizyonunu sormadım, ama davranışından nelere öncelik
verdiği belli oluyordu. Brian için çocukları şüphesiz en az işi kadar
önemliydi. Brian'ın yaşamında bununla ilgili bir pişmanlık duygusu,
bir 'keşke' olmayacak.

Sally'e sordum: 'Baban seninle randevulaşır mıydı?'

'Evet', dedi, 'yalnız benimle değil, her çocuğuyla sırasıyla başbaşa
zaman geçirirdi. Ve ilave etti, 'Biz böyle gördük, böyle biliyoruz.
Benim çocuğumun da babası böyle yapacak!'. Gülümseyerek, 'Nereden
biliyorsun?' diye sordum.

'Biz Frank'le konuştuk' diye cevap verdi. Yine içim cız etti. Daha
doğmadan çocuğun gelişme ortamıyla ilgili bir bilinç oluşmuştu.

Kendi çocuklarıma içim yandı. Evlenmeden önceki bilincimi, kafamın
karmaşıklığını, evlendiğim kıza ettiğim eziyetleri ve ondan da acısı,
kendi yavrularıma çektirdiğim acıları düşündüm. Biraz daha düşününce < BR>kendimin de acı çektiğini anladım ve bu sefer kendi çocukluğuma içim
yandı. Daha sonra babamın, anamın çocukluğuna içim yandı. Ve son durak
olarak ülkemin tüm çocuklarına içim yandı.

Yine kimseye kızamayacağımı anlayınca, 'bundan sonra ne yapabilirimle
il gili düşünmeye karar verdim. İşte değerli okurum; yazdığım kitaplar,
verdiğim seminerler, hazırladığım televizyon programları, 'Ne
yapabilirim?' sorusuna verdiğim yanıtların öğeleridir. Sally'nin
içinde yetiştiği ortamı görmüş ve anlamış biri olarak onun
davranışlarına şimdi daha iyi anlam verebiliyorum. Sally, içinde
yetiştiği ailede, varoluşun beş boyutunu da doya doya yaşayabilmişti.
Çocuğun hizasına inerek onunla göz göze konuştuğunuz zaman çocuk, 'Sen
varsın, sen doğalsın, sen değerlisin, sen güçlüsün ve sen sevilmeye
layıksın', mesajı alır ve çocuğun CAN'ı beslenir.

Çocuğuyla randevusuna sadık kalan baba, 'Seninle zaman geçirmek
istiyorum, seni özledim', mesajını güçlü olarak verir. Çocuk bu mesajı
zihinsel olarak değil, sezgisel olarak alır ve aldığı bu sezgisel
mesajlar sayesinde çocuğun hamuru, 'Ben sevilmeye layık biriyim!' diye
yoğrulur.

Bir ana babanın çocuklarına verebileceği en büyük miras, varoluşu n beş
boyutunda beslenmiş ve buna inanmış güçlü bir CAN'dır.

Doğan Cüceloğlu

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Hakkımda

Sonlar ve başlangıçlar...

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Arkadaşlarım
e-posta
Blog RSS

Kategoriler

    Arkadaşlar

    kutguni
    raciegi
    sessizofke01
    Kamil SERİN
    kimbuarkadas
    suskunsokaklar
    compete
    bnlnt
    mevsimsiz
    toska
    canandeniz
    babyoil
    alsbiss
    nilgunce
    anarsiyolu
    mutlusuz
    nidadan
    incebiragit
    sycorox
    Aydin MERT
    bizimada
    yagmurtuana
    mecnun1965
    denizhancb
    orhanturgut
    gonulcalan
    zehra32
    tengraca
    enginaydin01
    daganer
    İsmail Hakkı GÜRGENBURAN
    trsofa
    yalicapkini06
    asdkafjd
    Civan Şahin
    poyrazkoy
    mahirane
    psikolojist
    dairus
    nilsu35
    Ahmet İNCE
    pisikoterapi
    martitur
    mrvmrt
    atillahakan1
    Zeki Güneş
    Sayfa Güncel Sayfa:1 Toplam:7
    | Sonraki Sayfa